Kuyucaklı Yusuf

Please wait...
Kuyucaklı Yusuf
(1937)
Tür
Edebiyat

“Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez’in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf’un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu.”

Kuyucaklı Yusuf, Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikayesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

Sabahattin Ali büyük romanı Kuyucaklı Yusuf’ta lirik ve romantik bir kahramanın yanı sıra, zalim ve ağulu bir taşra portresini bütün aktörleriyle gözümüzde canlandırır.

Kürk Mantolu Madonna

Please wait...
Kürk Mantolu Madonna
1943
()
Tür
Edebiyat

Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor, rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum “Kürk Mantolu Madonna”yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum.

Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.

Bütün Öyküleri

Please wait...
Bütün Öyküleri
(1981)

Yalnızlık, özgürlük, iletişimsizlik, bunaltı gibi temaları modern anlatının kuralları içinde samimi bir dille ve destansı bir boyutta işleyen Yusuf Atılgan, Bodur Minareden Öte (1960) ile Türk öykücülüğünün ustaları arasındaki yerini almıştı. Atılgan, bu kitaptan sonra iki masal (Korkut’a Masal, Ceren’e Masal) ve iki öykü (Ağaç, Eylemci) yazdı. Üçüncü baskısı Eylemci (1992) adıyla yayımlanan Bodur Minareden Öte ve masal kitabı Ekmek Elden Süt Memeden (1981) bu kitapta bir araya getirildi. Böylece Yusuf Atılgan’ın öykü ve masalları tek ciltte toplanmış oldu. Ekmek Elden Süt Memeden için “1970 yılı güzünde yazılmış bu iki masal çocukları olduğu kadar büyükleri de ilgilendirir sanırım, ikisinde de ninemin anlattığı masalların öğelerinden yararlandım” diyen Yusuf Atılgan, halk edebiyatı formlarını kendine özgü bir ustalıkla modern bir anlatıma dönüştürüyor. İnsan ruhunun dehlizlerinden kotarılmış öyküler ve masal gibi iki masal…

Canistan

Please wait...
Canistan
(2000)

Ocağın üstündeki rafta yanan zeytinyağı kandilinin soluk ışığında ayak ucunda duran adamın yüzü yabancı gibi değildi ama kim olduğunu çıkaramadı. Başında yerleşik bir ağrı vardı. “Çeteler. Sonunda basıldık işte. Aptal gibi fırladım dışarı; tüfeği alıp beklemeliydim. ‘Bağa çıkmayalım bu yaz; her gün gider geliriz; geceleri köyde kalalım’ deyip durduydu Fatma. Dinlemedim…” Ocağın üstündeki rafta yanan zeytinyağı kandilinin soluk ışığında ayak ucunda duran adamın yüzü yabancı gibi değildi ama kim olduğunu çıkaramadı. Başında yerleşik bir ağrı vardı. “Çeteler. Sonunda basıldık işte. Aptal gibi fırladım dışarı; tüfeği alıp beklemeliydim. ‘Bağa çıkmayalım bu yaz; her gün gider geliriz; geceleri köyde kalalım’ deyip durduydu Fatma. Dinlemedim…”
Yusuf Atılgan’ın tamamlamadan bıraktığı üçüncü romanı Canistan, ölümünden çok sonra, ilk kez 2000 yılında yayımlandı. Romanın coğrafyası yine Manisa; ama bu kez dönem farklı. Anadolu’nun işgal edildiği, direniş çetelerinin kurulduğu yıllar, anasını bırakıp köylere, çiftliklere çalışmaya giden çalışkan, işbilir köylü çocuğu Selim… Okuyunca göreceksiniz; üç bölümden oluşan bu kısa anlatı hiç de yarım kalmış değil. Son derece güçlü bir dil ve sağlam gözlemlerle dolu, tam bir “usta” eseri…

Anayurt Oteli

Please wait...
Anayurt Oteli
(1973)

Bir oteli yönetmekle bir kurumu, geniş bir işletmeyi, bir ülkeyi yönetmek aynı şeydi aslında. İnsan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyordu, dayanamıyordu. Ülkeleri yönetenler iyi ki bilmiyorlardı bunu; yoksa bir otel yöneticisinin yapabileceğinden çok daha büyük hasarlar yaparlardı yeryüzünde. Defteri kapadı. Ne gereği vardı artık bunları yazmanın ya da birkaç satır yazıp bırakmanın?Çağdaş edebiyatımızın en ünlü kişilerinden Zebercet, yaşamını günlük yaşamın gerektirdiği en basit işlevlere odaklamış biri. Görünüşüyle son derece gerçek, basit ve sıradan. Ama içimizde bıraktığı etki öyle mi? Yusuf Atılgan’ın unutulmaz romanı Anayurt Oteli, bir memleket portresi, bir mizaç izahı. Yayımlandığı ilk günden bu yana başucumuzda. Okura düşen de onu daha yakından tanımak.

Aylak Adam

Please wait...
Aylak Adam
(1959)

Her şeye “karşı” duran, “karşı” çıkan, “karşı” olan bir adam… Aylak Adam… Bir adı bile yok. “C.” diyor Yusuf Atılgan kısaca.

İnsan her şeye bunca “karşı”yken kendine de “karşı” olmadan nasıl sürdürebilir bir “karşı” yaşamı?

C., sıradanlığa, tekdüzeliğe, alışılmışın kolaycılığına hiç mi hiç katlanamıyor. Hem farklıyı hem doğru olanı arıyor. Çabasının boşuna olduğunun da farkında üstelik.

Zor bir karakter, zor bir yaşam, yalın bir roman.

Aşk

Please wait...
Aşk
The Forty Rules of Love
(2009)

Bir gün bir roman çıktı. İsmi AŞK …

Beklenmedik bir yolculuğa çıkardı okurlarını.
Bir gönül yolculuğuna…

Herkes kendi penceresinden baktı.
Kalpler ortaktı.

İskender

Please wait...
İskender
Honour
(2011)

Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır.
En derin yaralar ailede açılır,
Kabuk tutsa bile kanar hikâye, içten içe…

Elif Şafak’ın yeni romanında içimizden bir ailenin,
Toprak ailesinin yaşamlarına yakından tanık oluyoruz.
Onların hayal kırıklıklarında ve umutlarında hem ilginç ve
sıra dışı, hem de tanıdık ve bizden bir hikâyenin izdüşümlerini buluyoruz.

Bir Kürt köyünde başlar sürprizlerle dolu bu serüven.
Oradan İstanbul’a, Londra’ya ve Abu Dabi’ye uzanır.
Gidenler ve kalanlar, sevenler ve sevmeyi bilmeyenler üzerine
bir roman bu; bir de değişmek, değişebilmek üzerine.

1970’lerde Anadolu’dan Londra’ya göçmüş Toprak ailesinin
hüzünlü, heyecanlı ve bir o kadar da umut dolu hikâyesi İskender.

Adem askerdeyken tanıdığı Pembe ile evlenip önce İstanbul’a gelir.
Yaşam şartlarının ağırlığı altında ezilerek daha iyi bir gelecek uğruna,
70’li yılların sonlarına doğru Londra’ya göçerler.
Üç çocukları olur, İskender, Esma ve Yunus.
İskender annesinin gözbebeğidir. En çok kayırdığı, bir türlü toz kondurmadığı evladı.
Esma zeki, biraz da öfkelidir, dikkatli bir gözlemcidir.
Yunus ise göçten sonra Londra’da doğar.
İsmini en gönülsüz peygamberden alan yufka yürekli bir oğlan…

Roman boyunca Toprak ailesinin göç yollarını takip ederken
insanın en yakınındakilerle nasıl uzak düşebildiğini,
gurbeti içinde taşıyabildiğini ve geçmişin burukluklarının
bir gölge gibi bizi takip ettiğini görüyoruz.

Pembe canından çok sevdiği ikiz kardeşi Cemile’yi ve
alıştığı her şeyi geride bırakarak göç eder, eşi Âdem ile.
Ne var ki kimsenin bilmediği karanlık bir sır saklıdır bu evlilikte.
Pembe’nin hikâyesine yolculuk, göçmenlik, yalnızlık ve
en nihayetinde yasak bir sevda siner.

İkizlerin iki bedende ikamet eden tek ruh olduğu söylenir.
Oysa onlar bundan da ötedir,
Biri yaralandı mı öteki kanar.
Biri gözünü kapamayagörsün öteki kör olur.

Her konuda aynı olmalarına karşın aralarında hayati bir fark vardır
Cemile ile Pembe’nin.
Pembe, Fırat Nehri’nin ötesindeki dünyayı merak eder.
Başkalarının onun hakkında ne düşündüğüne aldırmadan
yüreğinin peşinden gider.
Cemile köyde kalır bir başına, ebelik yapar doğduğu topraklarda.

Hayat ikizlerin yollarını ayırsa da, Cemile ve Pembe’nin aralarına
kilometreler girse de hep birlikte atar yürekleri.
Ta ki bir cinayet onları ayırana kadar.

Elif Şafak’tan çok sevdiklerimiz ve çok kırdıklarımız üzerine
içinize işleyecek bir hikaye.
İSKENDER

… Çünkü en çok en sevdiklerimizi incitiriz.

Ustam ve Ben

Please wait...
Ustam ve Ben
The Architect's Apprentice
(2013)

Öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de…

Tarihimizin en önemli ve çalkantılı dönemlerinden biri olan 16. yüzyılda İstanbul. Hindistan’dan gelen beyaz bir fil ve onun sırlarla dolu bakıcısı: Çota ile Cihan. Filbaz aynı zamanda bir üstadın çırağı. Ustası ise Sinan. Bu toprakların yetiştirdiği en büyük mimar.
Elif Şafak’ın muazzam hayal gücü ve zengin diliyle Osmanlı tarihinin derinliklerine doğru şaşırtıcı bir yolculuğa çıkıyoruz. Karşılıksız bir aşk, iktidar kavgaları, yobazlığın ortasında yeşeren sanat ve beklenmedik bir ihanet…
Bir tarafta bilime ve öğrenmeye inananlar, bir tarafta gelişmeyi durduranlar…Ustam ve Ben, tarihi kişiliklerin, camilerin, kütüphanelerin, türbelerin, köprülerin resmigeçit yaptığı, rengârenk, canlı, sürprizlerle dolu bir dönem hikâyesi…

Öyle bir hayal dünyası ki içindeki konular ve tartışmalar günümüze dair de çok şey söylüyor. Uzun süre hafızalardan silinmeyecek, çok konuşulacak bir roman.

“İstanbul dediğin unutkanlıklar şehri. Orada her şey suya yazılmış. Ustamın eserleri hariç, onunkiler taşa kazınmış. O taşlardan birine bir sır sakladık. Çok zaman geçti üzerinden, nice alametler birikti ama hâlâ orada olmalı, bıraktığımız noktada. Bilmem bulan çıkar mı? Bulsa bile anlar mı? Ustamdan geriye kalan yüzlerce eserden ve binlerce, binlerce taştan bir tanesi var ki, altında gizli Arzın Merkezi.”

Havva’nın Üç Kızı

Please wait...
Havva’nın Üç Kızı
Three Daughters of Eve
(2016)

İnanca, inançsızlığa, arayışa, farklı kadınlara ve aşka dair baş döndürücü bir yolculuk…

Ben ne annem gibi dindarım, ne babam gibi kâinatın, beş duyumla kavradığım şeylerden ibaret olduğuna kaniyim. Öyleyse ben neredeyim? Ne mutlak dindarlığa, ne de mutlak akılcılığa dahil olmak isteyenler için bir başka yaklaşım, yeni bir varoluş şekli yok mu acaba? Bir üçüncü yol mesela? Kim bilir?

Şirin, Mona ve Peri… Günahkâr, İnanan ve Şaşkın. Münkir, Mümin ve Mütereddit… Böylesine farklı üç genç kadın nasıl bir araya gelebilir? Arkadaş olabilirler mi sahi? Hatta kız kardeş?

Tanrı, bilim, kimlik, aidiyet, Doğu-Batı tartışmalarının tam ortasında hiç kimselere benzemeyen, karizmatik bir adam, sarsıcı bir skandal ve sıra dışı bir aşk… yarım kalan… seneler sonra yeniden canlanan…

Elif Şafak büyüleyici dili ve sağlam olay örgüsüyle inanca, inançsızlığa, arayışa, farklı kadınlara ve aşka dair baş döndürücü bir yolculuğa çıkarıyor bizleri.

Havva’nın Üç Kızı Türkiye ile Avrupa, dün ve bugün arasında gidip gelen güncel bir hikâye anlatıyor.

Yüzyılımızın en çok tartışılacak konularından birini kışkırtıcı kahramanlar aracılığıyla ele alan, temposu hiç düşmeyen, kolay kolay unutamayacağınız bir roman.